2026-04-29 • 1.5
50. Kattan Düşen Adamın Hikâyesi
Önemli Olan Düşüş Değil, Yere çarpıştır.
Yazar: Alperen Harmankaşı
1.5
Bu, 50 katlı bir binadan düşen bir adamın hikayesi... Adam aşağı doğru düşerken, kendini rahatlatmak için her katta sürekli şunu tekrar ediyormuş: 'Buraya kadar her şey yolunda... Buraya kadar her şey yolunda...' Ama önemli olan düşüş değil, yere çarpmaktır."
Bu sarsıcı anektod, aslen öfkenin sokaklarda nasıl yavaş yavaş biriktiğini ve otoritelerin yaklaşan o büyük yıkımı nasıl kayıtsızca görmezden geldiğini anlatan o meşhur hikayenin kalbidir.
Ama bugün o kurguyu, o yabancı sokakları bir kenara bırakalım. Doğrudan kendimize dönelim.
Çünkü dürüst olalım; o 50. kattan boşluğa bırakılan kişi artık sadece bir metafor değil. Ta kendimiziz.
Sabah uyandığımızda yüzümüze çarpan o ilk haber bildirimleri, bitmek bilmeyen ekonomik kaygılar, kariyer telaşları ve yarın ne olacağını bilmemenin verdiği o derin anksiyete... Aslında hepimiz, sonunu göremediğimiz o amansız serbest düşüşün tam ortasındayız.
Dışarıdan bakıldığında her şey tıkırında işliyor gibi görünüyor. İşe gidiyoruz, toplantılara giriyoruz, kahvelerimizi içip arkadaşlarımızla gülümsüyoruz. Faturaları ödüyor, kredi kartı ekstrelerini bir şekilde kapatıp ayı atlatıyoruz.
Ama içten içe hepimiz o boşluk hissini, ayaklarımızın altından kayıp giden o zemini biliyoruz.
Sadece zihnimiz o kadar muazzam ve bir o kadar da tehlikeli bir savunma mekanizmasına sahip ki, hızla yaklaşan betonu görmemek için gözlerimizi sıkıca kapatmayı seçiyoruz. Hayatın o acımasız koşturmacası içinde durup derin bir nefes alıyor ve içimizden o tanıdık fısıltıyı tekrar ediyoruz:
"Buraya kadar her şey yolunda."
Bu, modern insanın içine düştüğü en büyük ve en yıkıcı psikolojik illüzyondur.
Ekranlarımızın başında dünyadaki krizleri, savaşları, doğanın tükenişini, toplumsal cinnet hallerini sadece başparmağımızın tek bir hareketiyle kaydırıp geçiyoruz. Başka coğrafyalarda, başka hayatlarda yaşanan felaketleri izlerken, kendi konfor alanımızın kırılmaz olduğuna inanmak istiyoruz.
Düşerken yüzümüze çarpan o şiddetli rüzgarı hissedip, kanatlarımız var da uçuyormuşuz sanıyoruz. Gündemin ağırlığı, geleceğin belirsizliği o kadar korkutucu ki, gerçeklerle yüzleşmek yerine kendimizi uyuşturmayı ve olan biteni "yeni normal" diyerek etiketlemeyi tercih ediyoruz.
Çünkü o an hala havadayız. Henüz o sert zeminle temas etmedik. Kemiklerimiz henüz kırılmadı, canımız o nihai acıyla henüz yanmadı.
Her güne hiçbir şey olmamış gibi maskelerimizi takarak başlamak, kontrolü çoktan kaybettiğimizi itiraf etmekten çok daha kolay geliyor. Oysa yerçekimi yalan söylemez ve düşüş er ya da geç son bulur.
İşte tam da bu noktada, sizinle durup şu gerçeği konuşmak istiyorum: Bu "idare etme" hali, bu toplumsal uyuşma bizi daha ne kadar koruyabilir?
Gerçekten uçtuğumuza inanmak, sahte bir iyimserliğe sarılmak bizi o sert zeminden kurtaracak mı? Yoksa sadece gözlerimizi kapattığımız için çarpışmanın şiddetini daha da mı artıracak?
Belki de asıl cesaret, her şeyin yolunda olduğu yalanını bir kenara bırakıp, hızla düşüşte olduğumuzu kabul etmekten geçiyordur. Çünkü ancak o zaman, yere çakılmadan hemen önce o gidişatı değiştirecek bir çare, bir paraşüt bulma ihtimalimiz doğar.
Önceki Yazı
"Üretken Olacağım" Diye Tüketmeyi Benimsedin
Sonraki Yazı
Toparlan Algın Ne Halde